FS

Fotoğrafçılığı meslek olarak seçtiğimizden beri, farklı zaman ve mekanlarda takdirle karışık hayret tepkileri alıyoruz. Ne de olsa fotoğrafçılık tarihçesinde erkek egemenliğinin hakim olduğu bir meslek. O nedenle özellikle hikaye fotoğrafçılığı yapmaya başladığımız ilk yıllarda, sokaklarda gelin & damadı görenler, aynı zamanda fotoğrafçının da kadın olduğunu görünce ayrıca şaşırıyorlardı, görüşmelere gelenler ‘aslında kadın fotoğrafçı da yok, ne güzel bir meslek seçmişsiniz’ deyip mutluklarını dile getiriyorlardı.

Bizimse fotoğrafa ilk başladığımız yıllarda hiç böyle cinsiyetçi bir yaklaşımımız yoktu. Bildiğimiz tek şey fotoğrafı seviyor ve onu öğrenmek için heves ediyor olmamızdı. Dünyanın önde gelen fotoğrafçılarını öğrenmeye başladıkça her ne kadar erkek baskın isimlerle karşılaşsak da tarihe adını yazdırmış kadın fotoğrafçıların da varlığından haberdar olmaya başladık. Birçok alanda olduğu gibi erkek egemenliğinin hakim olduğu dünyada, kadınlar fotoğraf konusunda da varlıklarını hissettirebilmişlerdi.

Mesela;

Julia Margaret Cameron vardı, İngiliz portre fotoğrafçısıdır. Teknik açıdan eleştirilse de fotoğrafta önem verdiği unsur duygular olmuş, bu da onu döneminin en iyi fotoğrafçıları arasına taşımıştır. Charles Darwin’in neredeyse hepimizin bildiği portrelerinden birini Cameron çekmiştir.

Dorothea Lange, ABD’li kadın fotoğrafçıdır. 1929’da Kuzey Amerika ve Avrupa’yı merkez alan ekonomik kriz ‘Büyük Bunalım’dan etkilenen halkın fotoğraflarını çekerek belgesel ve  gazete fotoğrafçılığına ayrı bir yön vermiştir. Fotoğraflarıyla farkındalık yaratıp hem kamunun hem de devletin harekete geçmesini sağlayan projeler üretmiştir.

Margaret Bourke-White; ilk’lerin fotoğrafçısıdır. Life dergisinin ilk kadın fotoğrafçısı olmasının yanında ilk kapak fotoğrafının da sahibidir. Aynı zamanda Amerika’nın ilk kadın endüstri fotoğrafçısı olarak da bilinmektedir. Sovyetler Birliği’ne kabul edilen ilk fotoğrafçı olma ünvanına da sahip Bourke-White, birçok ülkeyi gezip farklı çalışmalarda yer almıştır. 1946 yılında çektiği Mahatma Ghandi fotoğrafı en çok akılda kalan fotoğraflarından biridir.

Diane Arbus ise, diğerleri tarafından dışlanıp ucube olarak adlandırılan insanların fotoğraflarını çekmiş ve onların görünenin ardındaki yüzlerini aramıştır. Arbus, bu insanlarla gerçekten ilgilenmiş ve aralarındaki o bağ, günümüzde bile hala etkisini koruyan etkileyici ve doğal fotoğraflara dönüşmüştür. Bu çalışmasıyla döneminin sinema dünyasına önemli etkiler bırakmıştır.

Türkiye tarihine baktığımızda ise ilk kadın savaş fotoğrafçımız Semiha Es’le karşılaşıyoruz. Eşi ünlü gazeteci Hikmet Feridun Es olan Semiha Hanım eşiyle gittiği röportaj seyahatleriyle fotoğrafa başlamıştır. Kore Savaşı’nı, Hürriyet Gazetesi için fotoğraflayan Es’in yayınlanmayan savaşın diğer yüzünü gösteren fotoğraflarının da mevcut olduğu söylenmektedir.

 

Dünyaya damgasını vuran bu başarılı kadınların yanında, biz ve bizim gibi çalışan varlığını bu meslekte ortaya koyan bir sürü kadın meslektaşımız var. Şu an sayı olarak baktığımızda hala erkeklerin fazla olduğunu görsek de son yıllarda kadın fotoğrafçılar ‘biz de varız’ diyorlar. Kadın ve erkeğin hayata bakış açısındaki farklılıklar çekilen fotoğrafa da yansıyor bizce. Kadının doğası gereği doğurganlığı, hassasiyeti, estetik kaygısı fotoğrafta da kendini göstererek değişik açılardan beslenmesini sağlıyor. Mesleki açıdan bakacak olursak; düğünde başrol genelde kadında oluyor. Gelen çiftlerin büyük bir çoğunluğunda hevesli taraf, orana baktığımızda gelin oluyor. Bu durumda kadın fotoğrafçı olmanın avantajlarını yaşıyorsunuz. Empati kurmanız kolaylaşıyor. Duygularınız sizi yönlendiriyor ve ortaya koyduğunuz kendinizden de bir parça taşıyor. Hele doğum tamamen kadın olmakla alakalı. Siz anne olmasanız bile o iç güdü içinizde var, bir bebeğin mucizesini yaşarken ruhunuzu da katıyorsunuz ister istemez. Ruhtan göze, gözden fotoğrafa… Fotoğrafın belgesel alanına baktığınızda, kadınlar erkeklere göre iletişim kurmada daha başarılı olabilseler de özellikle günümüz koşullarında istedikleri yere, istedikleri zamanda girip çıkma konusunda yeterince özgür olamayabiliyorlar. Ne yazık ki dönem dönem hala ‘kadın başına’ anlayışıyla karşılaşıp, birtakım zorluklar çekebiliyoruz. Umudumuz herkesin eşitçe, içinden geleni yansıtabildiği, birlikte var olabildiği bir dünyada sadece insan olarak işini yapabilmesi, yaşayabilmesi.

 

Bugün 8 Mart olması sebebiyle, işi için emek veren iki kadın fotoğrafçı olarak, bugüne kadar fotoğraf tarihine damgasını vuran kadın fotoğrafçıların sadece çok az bir kısmını sizlerle paylaşarak onları da hatırlamak ve sizlere tanıtmak istedik. Kadın olarak var olma çabası harcamadığımız, istatiksel verilerin acımasızlığında yok olmadığımız, sesimizin özgürce çıkabildiği bir dünyada kardeşçe yaşamak dileğiyle.

8 Mart Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun.