FS

Fotoğrafçılığa başladığımız yıllarda yönelimimiz ağırlıklı olarak belgesel ve kurgusal alanlardı. Her iki çekimde de insan öğesi üzerinde durduk. Başkalarıyla iletişim kurmaya yönelik çalışmalar yaptık. Kendi kendimizin fotoğraflarını çekerek kendimizi anlatmaya çalıştık. En yakınlarımızın gündelik hayatlarını  fotoğraflarımıza taşıdık. Fotoğraf bizim dilimizdi, hikayemizdi, kendimizi ifade etme şeklimizdi.

Uzun dönemden beri yaptığımız görüşmelere gelen insanların çoğu ‘fotojenik’ olmadığından, fotoğraflarda iyi çıkmadığından, aslında fotoğraf çekilmeyi sevmediğinden bahsedip duruyor. Eminiz ki yazıyı okuyan birçok kişi de şu an aynı tepkileri veriyor. Uzun zamandan beri fotoğraf çeken ve bu işin içinde olan bizler de dedik ki bu konu hakkında fikirlerimizi sunalım.

Aslına bakarsanız fotoğraf konusundaki bu hassasiyetimiz için önce bir çocukluğa bakmakta fayda var. Fotoğraf, birçoğumuzun çocukluğunda özel günlerimizin, aile toplantılarımızın, tatil zamanlarımızın objektife bakılıp, doğru durmamızın ve gülümsememizin tembihlendiği bir an kaydı. Üstelik oldukça değerli ve sınırlı. Yani çocukluğumuz bize diyor ki fotoğraf makinası gördüğün zaman mutlaka o yöne bakarak gülümse ve güzel çık. Ardından hepimizin korkulu rüyası vesikalık fotoğraf çekilme zamanları. Kafanızın açısı, çenenizin duruşu, hafif gülümseme derken, sonuç çoğu zaman bizden başka herkese benzeyen birinin fotoğrafı. Eh bunların üstüne bir de okuldaki kimlik fotoğraf çekimlerini filan ekleyince fotoğrafla aramızın çok sevgi dolu olmaması normal.

Yaptığımız iş gereği dünya çapındaki bir çok özel gün belgeleyen fotoğrafçıyı takip ediyoruz. Genel ortalamaya bakıldığında fotoğrafların konusu olan insanlar son derece rahat, onlar anlarını yaşıyor ve fotoğrafçı da işini yapıyor. Güzel çıkma, duruşunu ayarlama, objektife bakma ve gülümseme ihtiyacı duymadan fotoğrafçının varlığından bihaber o zamanın keyfini sürüyorlar. Biz de ise ne yazık ki fotoğraf çekilmenin yazılı olmayan ve geçmişten süregelen kuralları var. Sonuçta şekilden şekile girip poz vermeye çalışırken daha çok kasılıp kendimizden uzaklaşıyoruz. Bizle tanışmaya gelen müşterilerimize ilk anlattığımız şey ‘doğallığın sırrı’ oluyor. Eğer bir hikaye çekimi yapacaksak; doğum veya düğün günü gibi, biz çekimini gerçekleştirdiğimiz kişilerin mümkün olduğunca fotoğraf makinalarımızla ilgilenmemelerini isteriz. Orada yaşanılan çok güzel bir zaman dilimi var, heyecanlı, uzun süredir beklenen, mutlu, büyülü bir gün. O gün, fotoğraflarda güzel çıkma endişesiyle gölgelenecek bir gün değil. Hem kim demiş ki fotoğraf sizi illa güzel göstermeli diye? Siz bir yaşam içinde tüm mimiklerinizle, jestlerinizle, bakışlarınızla, sevincinizle, kimi zaman kızgınlığınızla, belki o anlık üzüntünüzle varsınız. Bırakın o gün ne yaşadıysanız kayıt altına alınsın. Siz, aslında sizi siz yapan her şeyinizle güzelsiniz.

Çiftlerin portre çekimi, aile, bebek çekimleri gibi özellikle dışarıya gittiğimiz çekimlerde sıkça söylediğimiz gibi bizim en büyük kaynağımız ortamdaki sevgi. Çiftlerin ve ailenin aralarındaki o güzel sevgiyi bize yansıtmalarının yanına bol bol da eğlence kattık mı sihirli formülü bulmuş oluyoruz. İşte o zaman gelsin kahkahalar, gitsin kaskatı duruşlar 🙂 Anlayacağınız, güzel fotoğrafların mutlulukla bir ilgisi var…

Burada bize düşen görev başta da anlattığımız gibi iletişim, ki bunu yıllar önce öğrenmek için fazlasıyla mesai harcadık, sizinle aramızdaki bağ ve beraber gülebileceğimiz bir gün bulmak. Namımızda fotoğrafçılık olunca mekanla sizin şenliğinizi bir araya da getirmek bizim işimiz.

Fotoğrafta güzel çıkmaktan öte önemli bir gerçek var ki o da uzun zamandan beri beklediğiniz günü içinizden geldiğince yaşamak, mutlu olmak ve anın keyfini sürmek… Olmaya çalıştığınız kişi olmaktan vazgeçip, kendiniz olun ve o gün kendinizi her zamankinden çok sevin 🙂